KURTULUŞ KUPASI SAHİBİNİ BULDU

KURTULUŞ KUPASI SAHİBİNİ BULDU

VALİ YILMAZ YAPIMI DEVAM EDEN HÜKÜMET KONAĞINDA İNCELEMERDE BULUNDU

VALİ YILMAZ YAPIMI DEVAM EDEN HÜKÜMET KONAĞINDA İNCELEMERDE BULUNDU

BÖLGEMİZDE KUVVETLİ VE ŞİDDETLİ YAĞIŞ BEKLENİYOR

BÖLGEMİZDE KUVVETLİ VE ŞİDDETLİ YAĞIŞ BEKLENİYOR

AZRA GÜLENDAM HAYTAOĞLU ADINA MEZUN OLDUĞU OKULDA KÜTÜPHANE KURULUYOR

AZRA GÜLENDAM HAYTAOĞLU ADINA MEZUN OLDUĞU OKULDA KÜTÜPHANE KURULUYOR

İŞĞALLER ÜZERİNE-17
    • 3 Şubat 2021 - 07:40:19


Bu gün uzun zamandır ziyaretini aksattığım kadim dostlarımdan Muzaffer Yüksel’i ziyaret etmek bahanesiyle evden çıktım. Muzaffer Yüksel kendi sahasında bireysel emek ve çabalarıyla bir şeyler yapamaya çalışan güzel bir insandı. Kendine has duruşu ve üslubuyla da ayrıca seviliyordu. Bizim tanışıklığımız ve dostluğumuz memleket sevdası üzerine yapılan çalışmalara birlikte katılmaktan ve sevda yükünü birlikte çekmekten ileri gelmekteydi. Yine böyle bir çalışma esnasında tanışmış ve o tanışıklıktan bu yana devam eden bir dostluğumuz vardı. İnandığı yolda taviz vermeyen fakat karşıdaki ile iletimini hiçbir zaman koparmayan bu güzel insanın gönlümüzde ayrı bir yeri vardır.
Köprübaşı başı goca göbek kuş havuzları mevkisine geldiğimde çoğu zaman karşılaştığım bir manzara ile karşılaştım. Av, avcı ve pusu. Nankör bir kedi yine Kumrulara pusu atmış bekliyordu. Kuşların ve kedilerin bu mevkide çok olmasını kuş havuzlarına ve yakınlardaki bir ekmek fırınına bağlayarak, geçenlerde yaptığım işi yapmadan Muzaffer Yüksel’i bulacağım tarafa doğru yöneldim. Hızlı adımlarla gidiyordum. Şehir sakin gözüküyordu. Bu sakinliğe pek alışkın değildik. Zira trafiğin keşmekeşliği son zamanlarda benim gibi birçok insanı da bıktırmıştı. İnsan nüfusu mu çoğalmıştı. Yoksa yollar mı dar geliyordu veyahutta başka bir şeyler mi vardı bir anlam veremiyorduk. Anlam verilemez bir şekilde kalabalıklar oluşuyor, adım atmakta zorlanıyorduk. Araba ile gitmek zaten başlı başına bir zorluk ifade ediyordu. Her ne kadar görevliler gece gündüz demeden yeni çözümleri hayata geçirse de, değişmeyen tek şey trafikteki sıkışıklıktı. Atatürk Caddesinden Hükümet caddesine dönünce, bir dilencinin kaldırımlar üzerine koyduğu karton bir kutuya atılan cıkıl paraları gördüm. Kendimi bildim bileli paraların yere atılması, düğünlerde birilerinin alnına yapıştırılması hiç hoşuma gitmezdi. Ben para seven değil paranın temsil ettiği değeri seven bir insandım. Bana göre para bir semboldü ve bizler sembollerine düşkün insanlardık.
Kaldırımlar, Tarihi Hükümet Konağı, bir zamanların ağalarının beylerinin apartumanları derken, Muzaffer Hoca ile hapâap olduk. İyi olacak hastanın doktoru ayağına gelir misali karşılaşmıştık. Hocam sizinle tatlı bir sohbet emek için evden çıkmıştım. Bu ne güzelliktir ki, burada karşılaştık. Çok iyi oldu dedim. Muzaffer hoca da iyi oldu. Ben de ne zamandır nerde bu Kadirciğim diyordum, hiç sesin soluğun çıkmıyordu, her halde Kadirli’den göçtü gitti diye düşünmüştüm dedi. Muzaffer hocam estağfurullah, buralardayız, hem Kadirli’den gidecek olsak mutlaka haberiniz olurdu dedim. Bu kısa fakat anlamlı konuşmalardan sonra, Muzaffer Hocam benim biraz işim var, hadi gel beraber gidelim, sonra doyasıya bir sohbet ederiz dedi.
Zaten bir işim de yoktu. Ben sohbet için gelmiştim. Öyleyse dostumun bu ricası kırılmazdı. Muzaffer Hoca ile beraber, yola revan olduk. Sormadım bile ne işin var? Nereye gideceğiz diye. Zaten arkadaşlık dostluk bu değilmiydi. Yani Peki demek, güvenmek. Hangi dost dostunu kötü bir yere götürürdü ki. Bir taraftan Muzaffer Hoca ile yürüyor, bir taraftan da havadan sudan laflar ediyorduk. Muzaffer hoca geldik dedi. Burasımı dedim. Şaşırmıştım. Evet, burası deyince, Yok abi estağfurullah benimkisi kısa bir şaşkınlık. Polen Bal Evine gelmiştik. Bizim geldiğimizi gören Cihat Usta,
-Hay Maşallah iki güzel insan bir arada, hoş geldiniz hoş geldiniz diyerek hemen bizi boş bir masaya davet etti. Biz masaya oturur oturmaz hemen o güzelim soğuk şerbetlerden birer bardak sundu. Kendisine teşekkür ederek bu şerbetlerden içtik. Muzaffer Hocam bu sırada siparişlerini söyledi. Özenle hazırlanan siparişleri alıp, Cihat Usta ile vedalaşarak Polen Bal Evinden ayrıldık.
Artık Muzaffer Yüksel ile birlikte yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlayan sokaklarda yürüyorduk. Kadirli her zaman olduğu rengarenkti. Bu renklilik Kadirli’ye ayrı bir hava katıyordu. Kadirli tam da benim Muzaffer Yüksel ile konuşmak istediğim konuların açık hava müzesi gibiydi. Farklı kimlik ve kişilikteki insanların toplanma merkezi gibi. Buna rağmen kendi kültüründen kopmamış. Doğrusunun da yanlışının da peşinden koşan bir merkezdi. Doğrular için, yani bir çocuğunu okutmak için servet bitiren ailelerin yanında, ölü evi ziyafeti çekmeyi, el ne der psikolojisi altında yaşayan bir memleket.
Muzaffer Yüksel ile sohbet için artık her şey hazırdı. Hele hele bu kısa yürüyüş üzerine gelen çay bizi mest etmişti. Muzaffer hoca dedim, çay gibi sıcak, çay gibi samimi, çay gibi rahatlatıcı bir sohbet için gelmiştim, ne güzel oldu. Sizinle epeydir bir zaman görüşemedik, hasbihâl edemedik. Öncelikle hakkınızı helal ediniz. Lakin dostluğumuz baki. Muzaffer hoca hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme hep güven veren bir gülümsemeydi. Bilirdim ki ne zaman böyle gülümsese işler yolunda, her şey olacağına varır, Kadirciğim bir sakinleş derdi ya da ben öyle hissederdim. Onunla ettiğimiz sohbetlerdeki bu güzel gülümsemesi bazen olayın acı ve trajikomik olduğunu hatırlatır, bazen kırıp dökmeyen sinirlenmenin ne demek olduğunu gösterirdi. Karşımdaki güzel insandan bu gülümsemeyi gördüğüm zaman içimden bu gülüş hep olgunluğun meyvesi diye geçirirdim.
Üstat dedim üstad, benim tanıdığım yüreği buram dertli bir insansınız, sizin derdinizi ancak sizinle dertleşenler bilir, sizin sevdalarınızı çeken bilir. Ne olacak bu kültür işgali?
Muzaffer hoca biran durakladı, her zaman ki konuya çok hızlı girdin Kadirciğim dedi. Ben de güzel insan, malumunuzdur ki bizler kaybedecek zamanı olmayan insanlarız. Kuru kalabalık sözlerle
Sohbetimizi işgal etmenin bir anlamı yok dedim. Muzaffer Yüksel pekâlâ dedi, pekâlâ Kadirciğim,
-Her şeyin sıradanlaştırıldığı, milletimizin zihinsel kodlarının uyuşturulduğu, karşılaştığı her şeye Eyvallah çeken, düşünmeyen, sorgulamayan analiz etmeyen ve bunlardan daha da önemlisi eleştri denen güzelliğin bilinmediği bir zaman diliminde yaşıyoruz. Ya da bu duruma doğru yönlendiriliyoruz. Yanlışa karşı çıkma, bir başka deyişle kral çıplak deme cesaretimizi yitiriyoruz. ” O ” denen dokunulmazın, ” O ” denilen haklının, yani, O yapmışsa haklıdır ve dokunulmazdır, O her şeyin en iyisini yaparın, sıkıntısını yaşıyoruz. ”O”, kim bu O, O bizim bir tabumuz, arkadaşımız, aşkımız, dostumuz, dokundurmayacağımız kişilerimiz. Dikkat buyurun Kadirciğim, zamanımızda herkesin bir dokunulmazı yani her kesin bir ”O” su var. Bu ”O ” hayatımızı işgal ediyor.
Hayatımızda o kadar çok işgal var ki güzel insan, ben sana hangisini sayayım. Şunu tüm samimiyetimle söylüyorum ki, ya işgal altındayız, ya da işgale hazırız ve hiçbir şey bilmiyorsak işgalci oluverip çıkıyoruz. Çocuklarımızın yetiştirilme aşamasından tutunda, yaşantımızın son demlerine kadar bu işgal ile iç içeyiz. Sen de bilirsin ki, bir yeteneğin önünü kesmek, bir kıymete hak ettiği değeri vermemek, uzun çabalar sonucu ortaya çıkan bir emeği ziyan etmek, bir güzelliğe kıymak ta işgaldir.
Biz millet olarak bu son cümlemde söylediğim konuların işgali yüzünden birçok işgali gözden kaçırıyoruz. Tarihi, kültürü, medeniyeti, ülkelerin nasıl işgal edildiğini, bu işgal sonunda nasıl yağmalandığını da biliyoruz. Sana şöyle bir örnek vermek istiyorum. Binlerce insanın el emeği göz nuruyla ortaya çıkarılan bir eser, yıllar sonra, gerek ülke işgali yoluyla yok edilse veya gerekse defineci denen hırsızlarca paramparça edilse burada ne oluyor. Veyahutta hiç akıllara gelmeyen bir şey söyleyeyim, bu eserin restorasyonu yapılacak olsa ve bu restorasyonu yapacak kişiler işinin uzmanı olmazsa, ne oluyor? Açık ve net olarak olan şu; Uzun çabalar sonucu ortaya çıkan bir emeğin ziyanı, yani işgali ortaya çıkıyor. Bu yağma, talan ve bilinçsiz restorasyanda bir işgaldir. Ne işgalidir. Kültürel varlıkların işgalidir.
Hepimiz biliyoruz ki, işgaller binbir türlü ve işgalcilerin de bir amacı vardır. O amaç nedir? Yok etmektir. Tarihin, medeniyetin, insanın ve insanlığın, emeğin ve çabanın yok edilmesidir.
İçimden bana Kadirciğim bir sakinleş diyen Muzaffer Hocaya, biraz sakinleş diyecektim ki, Muzaffer hoca sözlerini bitirdi.
Anladım ki;Muzaffer hoca da tıpkı Ak Sakallı gibi sözlerinin sonunda mesajı net olarak vermişti. İşgalden maksatın yok etmek olduğunu söylemişti. Muzaffer Hoca çayların tazelenmesi talebinde bulunurken, içimden iyi ki gelmişim dedim, iyiki gelmişim.KADİR İSLAMOĞLU-KADİRLİ ANDIRIN GELİŞİM PLATFORMU DERNEĞİ BAŞKANI

  • UYARI
  • Sistem 2 Farklı Yöntemle IP Numaranızı Kayıt Altına Almaktadır. Yasal Durumlarda Bu Kayıtlar Yetkili Mercilere Tarafımızdan Verilecektir. Lütfen Yorumlarınızı Buna Dikkat Ederek Yazınız.
  • Yorumla

ANKET

Sitemi nasıl buldunuz?

Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz